Edep ile Erkân Rehberi
Hoca Ahmed-i Yesevi

 

Bilal  Aksoy          

12 Aralık 2015/Ankara     

 

         Hoca Ahmed-i Yesevi,  1093 yılında Sayram’da doğdu; 1166’da Yesi’de öldü. Sayram’ın  diğer adı Akşehir idi. Müridleri bu yörelerden ve Horasan’dan Anadolu içlerine vardılar.  Bu arada Batı Dersim ya da Koçgiri dolaylarının bir adı da Akşehir idi. Hoca Ahmed-i Yesevi ya da diğer adıyla Seyid Ahmed-i Yesevi’nin müridleri  Dersim , Harput ve yakın çevrelerine vardılar. Bu arada Bağin  ve Tercan’da da bir süre kaldılar. Buradan sonra uğradıkları Batı Dersim ya da Koçgiri havalisine Akşehir adını verdiler. Bu yörede meşveret  toplantıları yapan bu ünlü mutasavvıflardan kimileri Konya’nın   (İkonia/Konia) Philomelion (bal sevenler) kasabasına uğradılar. Buraya da Akşehir adını verdiler. Dersim coğrafyasındaki kanaat önderlerinin kendilerini Hoca Ahmed-i Yesevi’nin nesebinden saymaları bu yöndeki  tespitlerimi realize etmektedir. Öte yandan, Hoca Ahmed-i Yesevi’nin nesebi  babası  Şah İbrahim vasıtasıyla  Hz. Ali soyuna bağlanıyordu. Şah İbrahim  Arap kökenli değildi; tasavvufi Aryen kültürüne mensuptu. Aryen topluluklar arasında Soğdlar başta olmak üzere, Deylemliler (>Dımıliler), Persler (<Pars), Kürtler vb. yer almaktaydılar. Peygamberin ve Hz. Ali’nin evlatları büyük ölçüde Aryen halklarla evlilikler yaptılar. Sözgelimi,  peygamberin torunu Hz. Hüseyin, Sasani şahı Firuzşah’ın (III.Yezdigird) kızı Şehrbanu ile evlenmişti.  Ehl-i Beyt inancının Aryen halklar içinde kök salmasının nedeni  bu evliliklerdir. Bu bağlamda, İslam dünyasında haksızlıklara uğrayanların haklarıyla Zerdüştiliğin doğruluk ve dürüstlüğü temel ibadet sayan anlayışları bir entegrasyona uğradı. Böylece Anadolu mutasavvıflarına da zemin hazırlayan Ehl-i Beyt, Ene’l-Hak, Ehl-i Hak, Vahdet-i Vücut ya da Vahdet-i Mevcut gibi kavramlar temelinde -Ön Asya’da giderek güçlenen – bir tasavvufi anlayış beliriverdi.  

          Hoca Ahmed-i Yesevi, birçok yerleri gezdi. O arada, Anadolu’ya da uğradı. Dersim coğrafyası ve çevre  yerleri gezdi. Buralardaki bir kısım kanaat önderlerini irşat etti. Kendisinden sonra ünlenen mutasavvıflardan  Seyyid Mahmud-i Hayrani, Sarı Saltık Dede, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Yunus Emre, Hacı Bekdaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Ahi Evran, Teslim Abdal,  Baba İlyas ve daha niceleri  onun yolunda yürüdüler.  Anadolu’yu bir irfan yurdu yapma gayretiyle çabaladılar. Hoca (<Farsça huce) Ahmed-i Yesevi, Farsça başta olmak üzere Arapça, Soğdça, Tacikçe, Özbekçe, Kürtçe ve Deylemce (Dımıli) dillerini biliyordu. Türk illerini “edep ve erkân” yoluna çekmek için Türkçeyi iyi kullanıyordu. Bu  nedenle Türkçe “Divan-ı Hikmet” oldukça akıcıdır.  Hoca Ahmed-i Yesevi, Türklere hitaben “sevmiyorlar bilginler, sizin Türkçe dilini” demiştir. Ben tüm halkları eşref kabul ettiğim için bu dili de öğrendim demektedir. Yesevi, “Divan-ı Hikmet”in  71.Hikmetinin sonunda   “ Miskin zayıf Hoca Ahmed, yedi ceddine rahmet/ Farsça dilini bilerek güzel söylemekte Türkçeyi” demektedir. “Divan-ı Hikmet”  15.yy.’a  kadar sözlü olarak dilden kulağa, kulaktan dile aktarılıyordu. 15.yy.’da yazıya dökülen “Divan-ı Hikmet” birçok dilde yayımlandı. Hoca Ahmed-i Yesevi (1093-1166) ile Yusuf Has Hacib (1017-1077) aynı coğrafyada yaşadılar. Biri diğerini göremeden öldü.Yusuf Has Hacib öldüğünde (1077), Hoca Ahmed-i Yesevi henüz doğmamıştı ve aradan 16 yıl geçtikten sonra Yesevi dünyaya geliyordu.  Buna karşın, ikisi de Sogdiana ülkesinde yaşadılar ve Aryen mistisizminin temsilcileriydiler. Aryen sufizmini  Türk illerine de yaymak için Türkçeyi öğrenerek bu dili de kullanmışlardır. Hoca Ahmed-i Yesevi , Hallac-ı Mansur’un mürididir. “Divan-ı Hikmet”in 6., 11., 56., 65., 74., 95., 96., 108., 126., 134., 145., 157., 164., 178., 180. ve 204. Hikmetlerinde Hallac-ı Mansur’dan söz edilmektedir.  Bu bağlamda, 95. Hikmet’in 29. kıtasında : “ Mansur gibi ‘Enel-Hak’ deyip kavga eyle/ Giryan olup gözyaşını derya eyle” denilmektedir.  145. Hikmetin 4. kıtasında “ Zahid kullar takva eyleyip namaz kılar/Nasip eylese orada varıp huriler kucaklar//Aşık kullar Mansur gibi candan geçer/Kurban olur darağacı üstünde canan için.” 11. Hikmette “ Enel-Hak’ın manasını bilmez cahil/Bilge gerek bu yollarda mertlerin denizi” İfadeleri mevcuttur.  6.Hikmet’in 5.kıtasında:  “Mansur gibi başımı verip aşk darağacında/ Zatı ulu Rabbim, sığınıp geldim sana”denilmektedir. 204. Hikmetin 3. kıtasında: “Himmet kemerin merdanlar gibi bele bağlayıp/ Mansur gibi candan geçip darağacında oynayıp” dizeleri bulunmaktadır.  180. Hikmet 3.kıtada: “Erenler işbu yolda candan geçti/ Zikrini söyleyip seherlerde bağrını deşti/ Cefa çekip bu dünyanın zehrini içti/Öyle aşık rahat ile yeter mi ki” cümleleri dikkati çekmektedir.  164.Hikmet 3.kıtada : “Vahdet meyinden içen aşık bilinçsiz olur/ Mansur gibi candan geçip darağacına biner/İhlas ile pir eteğini sıkı tutar/ Pir-i muğan nazar kılsa konuşur olur” diye aktarılmaktadır. Hoca Ahmed-i Yesevi’nin burada “pir-i muğan” dediği Zerdüşti din adamlarıdır.Çünkü  Yesevi de  tıpkı Hallac-ı Mansur gibi Zerdüşti  gelenek ve terbiyeden ilham alan bir mutasavvıf idi. Bu bağlamda Yakın Doğu’nun tüm ermişleri gibi Yesevi de Müslümanlığı bu coğrafyanın kadim dinleri olan Zerdüştilik, Ezidilik, Budizm ve kısmen de Şamanizm ile uzlaştırarak yorumluyordu. 157.Hikmet 12.kıtada  “ Garip Mansur bir gece  seherde çok ağladı/Halin görüp erenler rahmeyledi/Ondan sonra Kırklar bakıp şarap verdi/Ağlayıp yürü, gözyaşının riyası yok” denilerek Anadolu halk ozanlarının yaygın kullandıkları dizelere zemin hazırlanıyordu. 74. Hikmetin 3. kıtasında “Mansur gibi darağacı başına binmek gerek/Nesimi gibi can acısını çekmek gerek” denmektedir. Oysa,  ‘Enel-Hak’ dediği için derisi yüzülen ve Bağdad yöresindeki Nesim kasabasında doğduğundan Seyyid Nesimi  adıyla ünlenen  mutasavvıf, 14.yy.’da yaşamıştır. Hoca Ahmed-i Yesevi ise 12.yy’ın bilgesi ve azizidir. Kendisinin bizzat Seyyid Nesimi’den söz etmesi mümkün değildir. Bana öyle geliyor ki, Divan-ı Hikmet’in 15 yy.’da kaleme alınmasından sonra Hoca Ahmed-i Yesevi’nin söylemediği bir kısım sözler de sonradan eklenmiştir. Bu nedenle yukarıda Nesimi ile ilgili ifadeler de “Divan”da yer almıştır. Yesevi, 95. Hikmet 14. kıtada  “sema” eylemekten söz etmektedir :  “Pir-i Kâmil eteğini sıkı tut/Marifetin pazarında özünü sat/Mey içerek sema eyleyip zikrini söyle/Halk cemalini göstermese perişan olunur” diyerek bu yöndeki inançlarını dile getirmektedir. Bu inanç Anadolu Aleviliğini temellendiren unsurlardan biridir. Bir başka yerde  (180. Hikmet/3.kıta) “erenler”le ilgili belirlemelerde bulunmaktadır :  “Erenler işbu yolda candan geçti/Zikrini söyleyip seherlerde bağrını deşti/ Cefa çekip bu dünyanın zehrini içti/Öyle aşık rahat ile yeter mi ki?”

     XIII.yy.’da Anadolu içlerine dek yayılan Yesevilik, birçok tasavvufi şiirler yazan halk ozanlarının dizelerinde kendini ifade etmiştir. Bu mutasavvıf halk ozanlarının yoğun olduğu yerlerin başında bugünkü Tunceli ve çevresi bulunmaktadır. Bu cümleden olarak 20 Haziran 1925 tarihli Vakit gazetesinde  Dersim yöresindeki Alevi Kürt aşiretlerinin  önemli ölçüde Hoca Ahmed-i Yesevi’ye bağlı oldukları aktarılmaktadır.  Ahmed-i Yesevi’nin  zikir toplantılarında kadın ile erkeğin yan yana bulundukları da kaynaklarca aktarılmaktadır. Yeseviliğin köklerinin esas olarak Zerdüştiliğe istinat ettiği anlaşılmaktadır. Buna mukabil, Türk paganizminin ve Budizmin de yabana atılmaz etkileri söz konusudur.

     Çevresi  tarafından Kara Ahmed olarak da bilinen Hoca Ahmed-i Yesevi, Yesi kentine geldikten sonra  Arslan Baba gibi bir kısım kanaat önderlerinden dersler almıştır. Rus bilgini Vladimir Aleksandroviç Gordlevsky (1876-1956), Yesi’deki Yesevi kültünü bu kentin türkleşmesinden  önceki Aryen bir kültün  devamı olarak görmektedir.  Gordlevsky’nin  Hoca Ahmed-i Yesevi  makalesi için bkz. Festschrift Georg Jacob, Leipzig, 1932; sh.57-67. Öte yandan, Yesevilik Kaşgar kenti başta olmak üzere yakın yörelerde ve bölgelerde de yayılım gösterdiğinden Kaşgar dervişleri bu alanda oldukça ünlenmişlerdi. Yukarıda da ifade ettiğim üzere, Divan-ı  Hikmet’in tümünün Ahmed-i Yesevi’ye ait olduğu söylenemez. Kendisinden sonra yaşayan birçok Yesevi dervişinin dizeleri de adı geçen divanda yer almıştır. Deylemiler, Büveyhiler, Fatımiler, Karahanlılar gibi Alevi  ya da şii devletlerinin yayıldığı ülkelerde; tasavvufi efkârı esas alan entelektüeller, zamanın aydınları  ve mutasavvıfları giderek  Orta Doğu ve Yakın Doğu coğrafyalarında seslerini duyuruyorlardı.  Bir ucu Aral Gölü’nden  diğer ucu  Cebel’üt-Tarık’a dek uzanan  yukarıdaki devletlerin etki alanları düşünsel faaliyetlere de etkide bulunuyordu. Bu bağlamda, bir kısım kaynaklara göre, “Alevi Türkler” tanımlaması ilk kez 10.yy. seyyahlarından Abu Dulaf tarafından kullanılmıştır. 11.yy.’da yaşayan Balasagunlu Yusuf Has Hacib Aleviliğin peygamber soyundan kaynaklandığına istinaden, bu inanç mensuplarının sevgi ve saygıyla karşılanmaları gerektiğini ifade etmiştir. Bu konuda bkz. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig 4336-4340.beytler arası. Tıpkı Yusuf Has Hacib gibi Kaşgarlı Mahmud da Balasagunludur;  zorunlu nedenlerle doğduğu yeri terk edip  Kaşgar’a gitmiştir.

     “Gönlü kırık zavallı garip birini görürsen, yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol” diyen ulvi insan Ahmed-i Yesevi adeta gönüller sultanıdır. Adaletsizliklerin, haksızlıkların ve zalimliklerin yaygın olduğu bu dünyada haksızlık ve hukuksuzlukların karşısında durulması gerektiğini ahlaki temel ilkeler haline getiren bu yüce kanaat önderimizi her vesile ile yad etmeği bir görev olarak bilmeliyiz. Fakat, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bu aziz bilgelerimizi kendilerine paravan yapan zalimlerle, hak gaspçılarıyla; yalan ve riya ile işlerini yürütenlerle her zaman karşılaşıyoruz. Bu aziz değerlerden, bilgelerden, erenlerden – haksız yere ve onlarla görüş ve davranışları aksi düştükleri halde -nemalananlar azımsanacak ölçüde değildirler. Dünyaca ünlü saygın mutasavvıflarımızın adlarını kullanarak dernek, vakıf vb. nemalanma kurum ve kuruluşlarını oluşturarak;  onların görüş, düşünce ve inançlarını çarpıtarak çıkarlarına alet edenler azımsanacak ölçüde değildirler. Yine bu saygın mutasavvıflarımızın temsili resimlerini  yıllar yılı kendi sevimsiz çehrelerine uyarlamaya çalışanların da çabaları nafiledir.

     Tıpkı Yusuf Has Hacib gibi Hoca Ahmed-i Yesevi de Soğdiana (Soğdların ülkesi)  denilen coğrafyada yaşıyordu. Kaşgarlı Mahmud, bir Aryen topluluk olan Soğdların zamanla giderek  yaygın olarak Türkleştiklerini ifade etmektedir. Bu konuda bkz. Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lügat-it-Türk, C.1, sh.30, 471 (çev. Besim Atalay, TDK yn., 1992 Ankara). Öte yandan, Yesi’deki Hoca Ahmed-i Yesevi türbesi Tatar asıllı olan Emir Timur (Timur Leng=Aksak Timur) tarafından 1389 yılında İranlı mimar Hace Hüseyin-i Şirazi’ye yaptırılmıştır. Emir Timur, Ehl-i Beyt mensuplarına, müritlerine saygı gösteriyordu. Bir görüşe göre,  Emir Timur’un Muaviye’nin  mezarını da tahrip ettiği tarihçilerce aktarılmaktadır. Ayrıca, Emir Timur’un yaptırdığı bu türbenin yerinde daha önceleri de  yine Yesevi’ye ait küçük bir türbenin olduğu söylenmektedir.

     Hoca Ahmed-i Yesevi, mürşidi Hallac-ı Mansur’un izinden gittiği için Mansur’un “Ben Tanrı’nın görünen yüzüyüm; Tanrı benim gizli yüzümdür”  görüş ve inancına sadık kalmıştır. Fuat Köprülü,  “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” kitabını yayımladıktan  sonraları Bekdaşilik üzerine de incelemelerde bulunmuştur. Bu süreçte bir özeleştiri yaparak Yeseviliği  önceleri Nakşibendilik kaynaklarıyla temellendirdiğini, oysa bunun yanlış olduğunu ifade etmiştir: “Babaî, Hayderî  ve Bektaşî an’anelerinin Ahmet Yesevî hakkındaki rivayetleri, şüphesiz, tarihi hakikate daha yakındır. İlk Mutasavvıfların neşrinden sonra Bektaşiliğin menşeleri hakkında yaptığım araştırmalar ve elde ettiğim yeni vesikalar, bana bu hususta kat’i bir kanaat vermiştir.” F.Köprülü, bu kanaatini ilk kez 1935 yılında Paris’te yayımlanan “Les Origines de l’empire Ottoman”  adlı kitabının 118. sayfasında dile getirmiştir. Tüm bunlara rağmen, Yeseviliği  bugün de kendi  menfur emellerine paravan yapmak isteyen yavuz kişiler ortalıklarda boy göstermektedirler. Oysa, şunu da bilsinler ki, tarihin tekerleği hep onların arzu ettiği istikamette dönmeyecektir. Hakkın, hukukun, adaletsizliğe karşı dik duruşun  sembolü olan tarihin bu yüce şahsiyetine manevi açıdan şükran borçluyuz.